Prof. Dr. Zülfikar Bayraktar
Son yıllarda televizyon ve dijital platformlarda izleyiciyle buluşan yapımlara dikkatle baktığımızda, belirli bir anlatı kalıbının giderek yaygınlaştığını görmekteyiz. Mafya, aşiret ve feodal güç ilişkileri etrafında şekillenen bu diziler; lüks yaşam, sınırsız güç ve hukukun dışında kurulan bir düzeni cazip bir biçimde sunmaktadır. Bu durum, yalnızca estetik bir tercih değil; aynı zamanda toplumsal yapıyı etkileyen güçlü bir kültürel yönlendirmedir.
Bir toplumun en temel yapı taşı olan aile, bu yönlendirmeden doğrudan etkilenmektedir.
Şiddetin sıradanlaştırılması, söz konusu yapımların en dikkat çekici unsurlarından biridir. Dizilerde karşılaşılan sorunların büyük çoğunluğu, diyalog ve uzlaşma yerine güç ve şiddet yoluyla çözülmektedir. Bu durum, özellikle genç bireylerin zihninde “haklı olan değil, güçlü olan kazanır” algısını pekiştirmektedir. Oysa Türk aile yapısının özünde merhamet, sabır ve karşılıklı anlayış yer almaktadır. Şiddetin normalleştiği bir kültürel iklimde bu değerlerin korunması giderek zorlaşmaktadır.
Bir diğer önemli mesele ise ataerkil yapının yeniden ve daha sert biçimde üretilmesidir. Aşiret ve ağalık temalı dizilerde kadın karakterler çoğunlukla edilgen, itaatkâr ve ikinci planda konumlandırılmaktadır. Erkek karakterler ise mutlak otoritenin temsilcisi olarak sunulmaktadır. Bu durum, toplumsal cinsiyet dengesi açısından ciddi bir geriye gidişi işaret etmektedir. Genç kuşaklar, farkında olmadan bu rolleri içselleştirmekte; kadınlar için suskunluk, erkekler için ise baskınlık normalleşmektedir.
Bu yapımların bir diğer olumsuz etkisi, hukuk devleti anlayışının zayıflatılmasıdır. Dizilerde devlet kurumlarının çoğu zaman yetersiz veya etkisiz gösterilmesi, bireysel adalet arayışını meşrulaştırmaktadır. “Kendi adaletini kendin sağla” mesajı, toplumsal düzen açısından son derece tehlikelidir. Oysa sağlıklı bir aile yapısı, kurallara saygı ve sorumluluk bilinci üzerine inşa edilir.
Ayrıca, bu dizilerde sıkça işlenen lüks yaşam ve kolay yoldan zenginleşme teması da dikkat çekicidir. Emek ve alın teri yerine kısa yoldan elde edilen servetlerin yüceltilmesi, özellikle genç bireylerde yanlış bir başarı algısı oluşturmaktadır. Bu durum, aile içinde değerler sisteminin değişmesine; manevi bağların zayıflamasına ve maddi rekabetin ön plana çıkmasına neden olmaktadır.
Unutulmamalıdır ki medya, yalnızca toplumu yansıtan bir araç değildir; aynı zamanda onu şekillendiren güçlü bir etkendir. Sürekli tekrar edilen her içerik, zamanla normalleşir ve bireylerin davranış kalıplarını dönüştürür. Bugün ekranlarda izlenen bu kurgusal dünyalar, yarının toplumsal gerçekliğini inşa etme potansiyeline sahiptir.
Bu noktada çözüm, medya içeriklerinden tamamen uzaklaşmak değil; onları bilinçli ve eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmektir. Aileler, çocuklarıyla birlikte izledikleri içerikleri sorgulamalı; doğru ile yanlışı ayırt edebilecek bir bilinç oluşturmalıdır. Aynı şekilde içerik üreticilerinin de toplumsal sorumluluk bilinciyle hareket etmesi büyük önem taşımaktadır.
Türk aile yapısının korunması, yalnızca geleneksel değerlerin aktarılmasıyla değil; aynı zamanda modern medya karşısında bilinçli bir duruş sergilenmesiyle mümkündür.
Çünkü unutulmamalıdır:
Ekranlar sadece hikâye anlatmaz, aynı zamanda hayatı şekillendirir.
Ve şekillenen her hayat, geleceğin toplumunu inşa eder.

YORUMLAR