Zülfikar Bayraktar
Bugün takvimler 13 Mayıs’ı gösterirken sıradan bir günü değil, bir milletin kendi benliğine yeniden sahip çıkışının yıl dönümünü idrak ediyoruz. Bundan tam 749 yıl önce Anadolu’nun bağrından yükselen bir irade, sadece bir ferman değil; bir medeniyetin geleceğini şekillendiren tarihi bir duruş olarak kayıtlara geçti. Karamanoğlu Mehmet Bey tarafından ilan edilen o tarihi ferman, Türk milletinin diline sahip çıkma kararlılığının en güçlü nişanelerinden biri oldu:
“Bu günden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.”
Bu sözler yalnızca bir devlet emri değildi. Bu sözler, bir milletin hafızasına, kimliğine ve geleceğine vurulan istiklal mührüydü. Çünkü dil; sadece konuşmak için kullanılan kelimeler bütünü değil, bir milletin ruhudur. Dil giderse hafıza gider, hafıza giderse millet çözülmeye başlar.
Bugün sıkça dile getirilen “Dil vatandır” sözü, aslında çok derin bir hakikatin özetidir. Vatan sadece sınırlarla çizilen bir coğrafya değildir. Vatan; insanın düşündüğü, dua ettiği, sevdiği, ağladığı ve haykırdığı dilin yaşadığı yerdir. Eğer bir toplum kendi dilinde düşünemez hale gelirse, başkasının kavramlarıyla yaşamaya mecbur kalır. Bu da zamanla kültürel bağımsızlığın zayıflamasına neden olur.
Bir milletin bağımsızlığı yalnızca askeri güçle korunmaz. Asıl bağımsızlık, zihinsel bağımsızlıktır. Zihinsel bağımsızlığın temel taşı ise ana dildir. Çünkü düşünce, dilin içinde şekillenir. İnsan, hangi dilin kelimeleriyle düşünüyorsa dünyayı da o pencereden görür.
Bugün gelişmiş ülkelere baktığımızda bunun açık örneklerini görmek mümkündür. Japonya, Almanya, Fransa ve Güney Kore gibi ülkeler; bilimde, sanatta ve teknolojide yükselirken kendi dillerinden vazgeçmemişlerdir. Tam tersine, kendi dillerini geliştirerek ilerlemişlerdir. Çünkü millet olmanın özü, kendi kelimeleriyle düşünmek ve üretmektir.
Ne yazık ki günümüzde Türkçe ciddi bir kuşatma altındadır. Sokak tabelalarından mağaza isimlerine, sosyal medya dilinden günlük konuşmalara kadar yabancı kelimelerin yoğun istilası dikkat çekmektedir. Kimi zaman özenti, kimi zaman modernleşme adı altında Türkçe geri plana itilmekte; kendi diline yabancılaşan bir nesil yetişmektedir.
Oysa Türkçe sıradan bir dil değildir. Türkçe; Orhun Yazıtları’ndan bugüne uzanan büyük bir medeniyet nehridir. Yunus Emre’nin ilahilerinde gönül olmuş, Dede Korkut hikâyelerinde yiğitlik olmuş, Mustafa Kemal Atatürk döneminde ise Türk Dil Kurumu ile yeniden ayağa kaldırılmıştır.
Büyük şair Fazıl Hüsnü Dağlarca bu hakikati tek bir mısrada ne güzel anlatmıştır:
“Türkçem, benim ses bayrağım.”
Gerçekten de Türkçe bizim ses bayrağımızdır. Bayrak nasıl bir milletin bağımsızlığının sembolüyse, dil de onun ruhunun sembolüdür. Bu nedenle Türkçeye sahip çıkmak; yalnızca kelimeleri korumak değil, aynı zamanda vatanı, tarihi ve geleceği korumaktır.
Bugün bizlere düşen görev; Türkçeyi yozlaştırmadan, küçümsemeden ve yabancı dillerin gölgesine sığınmadan yaşatabilmektir. Çocuklarımıza doğru Türkçe öğretmek, edebiyatımıza sahip çıkmak, tabelalarımızda, yayınlarımızda ve günlük hayatımızda Türkçeyi özenle kullanmak bir kültür nöbetidir.
Unutulmamalıdır ki:
Türkçe giderse Türkiye gider.
13 Mayıs Türk Dil Bayramı’nın 749. yıl dönümünde, Karamanoğlu Mehmet Bey’i ve Türkçeye emek veren bütün fikir insanlarını rahmet ve minnetle anıyoruz.
Türkçemiz daim olsun…
Birliğimiz kaim olsun…
Vatanımız payidar olsun…

YORUMLAR